13 Ekim 2013 Pazar

Wat Chalong


Wat Chalong Phuket'in en büyük en şaşalı tapınağı. Birçok irili ufaklı Budist tapınağı var adada. Bunu gördükten sonra diğerleri biraz gereksiz kalıyor. Budizm cidden bana göre bir din değilmiş bu gezimde bunu anladım. Rengarenk bir din olması hoşuma gidiyor ama bir din için de biraz fazla renkli buluyorum. Din dediğin biraz soğuk, biraz sade olmalı bence. Bu kadar altınlı, şatafatlı olması gözümü yoruyor ama etkileyici olduğu da bir gerçek. Budizm'in Asyalıları asimile etmek, erkeklerini gay haline getirip üremelerini engellemek amaçlı olarak Yahudiler tarafından uydurulduğu gibi görüşlere biraz hak verecek gibi olsam da (Tayland gayden geçilmiyor, Tayland'ın kirli yüzünden de ayrıyeten bahsedeceğim.) Budizm'den o kadar soğutmak milyonlarca takipçisine haksızlık olur.


Karakuru rehberimizin bizi ilk götürdüğü yerlerden biri olan Wat Chalong beni ziyadesiyle etkiledi. (Dönem dizilerini yayınlarsanız toplumu böyle etkiler işte. :P) Sivri ve kat kat renkli çatılarıyla upuzun binalar ağaçlı bahçede öbek öbek ibadethaneden çok bir saray imajı veriyor.


Binanın içi standart budist tapınağı. Bol boyalı, altınlı Buda heykelleri ve ejderhaları. Bir tane ana Buda'mız, çiçekler, küçük süs eşyaları ve tabii ki tapınanların koyduğu ufak mumlar. Rehber leş gibi sıcak olmasına rağmen ceketim olup olmadığını sordu. Şaşırdım ama örtünme sadece bizim dinimize özgü değil. Saygı icabı ceketimi geçirdim. Ayakkabılarımızı soyduk, dışarıda bıraktık. Normalde bizim tarihi yerlere ayakkabısız girildiğinde leş gibi ayak kokusuyla karşılaşmak olası burada öyle bir sorun yoktu neyse ki. Yerler mermerdi, patenaj yapıp düşmemek için dikkatli yürümek lazım keza merdivenlerde düşeyazdım.


Buda'nın bir sürü müridi bulunmakta ve bunlar aslan, kaplan, ejderha, fil gibi birçok hayvana dönüşebiliyorlar. Buda'nın gücü buradan ileri geliyormuş. Ayrıca bu iki kafalı, çok kollu insancık heykelleri bolca var. Duvarlar tablolarla dolu, işli oymalı ahşap kitaplıklar ve pencereler göze çarpıyor. Üst katlara çıktıkça aynı manzaraları görüyorsunuz.


En üst katın kapalı kısmında üst resimdeki dev fanus var. Ortada görünen şey Buda'nın dişiymiş. Evet, bence de gözyaşına benziyor ama rehberimiz böyle söyledi. Bende mi bir sorun var acaba diye eşime sordum onayladı düşüncemi.
Katın geri kalan kısmı geniş balkonlarla çevrili, bahçe manzaralı. Balkonun kenarından manzarayı izlerken bir şey fark ettim. "Ben burayı daha önce görmüştüm." dedim. Aynı dejavu gibi bir histi. Tv'de, resimlerde değil, gerçekten görmüş gibiydim. Biraz düşününce nerede gördüğümü hatırladım. Jeju Adası'nda gittiğim Soingook Minyatür Tema Parkı'nda maketini görmüştüm. Demek baya bir benziyormuş ki gördüğüme yemin bile edebilirdim. :P Tek bir bina yapıp bırakmamışlar bir sürü irili ufaklı binalar topluluğu şeklinde.


Tayland'ın ve dolayısıyla Phuket'in her yerinde kralın ve kraliçenin tabloları fotoğrafları bulunmakta. Özellikle kraliçe boy boy etrafı süslüyor. Üstteki resimde de yaşlı rahibe saygılarını sunuyor Kraliçe.


Binaların kenarında pek çok aslanlı, ejderhalı objeler görmek mümkün. Tapınağın çıkışında ise dev arı kovanı ocak bozması bir şey vardı. (Resmi yok) Olmasını istediği dilekler gerçekleştiğinde insanlar içinde maytap, havaifişek benzeri şeyler yakıyormuş. Ağaca bağlanan çaput gibi düşünün.


Vardığımız gün keşişlerin tuhaf ilahiler okuduğu toplu bir ibadete de rastgeldik. Bizim Cuma namazı gibi bir hadiseymiş. Haftanın bir gün toplaşıp dua ediliyor. Turunculu kel abilerin arasında küçük çocuklar da vardı.

Arayı çok açmak iyi değilmiş. Hem anılar eskiyor hem de bloggerlıktan uzaklaştığımı fark ettim. :) Olsun, yine de sabrımın, hafızamın, zamanım yettiğince yazacağım. Bir sonraki yazıda görüşmek üzere...

15 Eylül 2013 Pazar

Phuket Adası'na Gidelim!


Böyle bir tümce kurduk aynen. Uzakdoğu'ya ve Uzakdoğulu'lara olan ilgim malum. Daha önce de Güney Kore'ye uçarak gezilerimin ilk ayağını başlatmıştım. Aslında genel olarak "dünyayı gezeyim takıntım" varsa da bu sefer farklı bir yöne gitmeyi düşünürken yine kendimi çekiklerin arasında buldum.


Phuket Tayland'a bağlı bence küçük ama Tayland'lılara göre oldukça büyük bir ada. Küçük dediysem de kayalık tadında bir ada canlanmasın hafızanızda. Yunan Adaları'na göre devasa sayılır. Ada anakaraya köprü gibi bir şeyle bağlı ve oldukça yakın. Köprüden geçmişliğim yok. Adaya Singapur'dan yaptığım bir ara uçuşla ulaştım. İstanbul'dan Singapur'a direk uçuşlar bulunmakta. Ben Singapur Havayolları'yla gittim ve ara uçuşumu da aynı şirketin yan ürünü bir havayoluyla yaptım. Singapore Airlines güzel ve 5 yıldızlı bir havayolu şirketi ama bana sorarsanız ille de THY. Türkiye'yi üçüncü dünya ülkesi gibi mi görüyorlar diye mi bilinmez uçağımız pek eskiydi. Büyüktü ama eskiydi. Onun dışında fena bir uçuş olmadı tabi. 9 saat sürdü. Yolcu profili Koreli, Japon gibi bol miktarda çekikten Türklerden. En sinir bozucuları üzülerek söylemeliyim ki Türkler ve Avrupalılar. Ne yazık ki uçak kültürü almamışız. Ha bir de sürekli "cıx cıx" sesleriyle dişlerini temizleyen bir ahjushi yan koltuğumda oturuyordu o da sinir bozucuydu hakkını yemeyeyim. Gıcık adam, universal gıcık oluyor ulusuna bakılmaz.
Uzun uçuşumuzdan sonra Changi Havaalanına indik ve aktarmamızı yaptık. Changi o kadar güzel bir havaalanı ki anlatamam. Daha doğrusu anlatırım da onu Singapur yazıma saklamak istiyorum. Türkiye'den kalktığımıza öğle saatleriydi ve vardığımızda yeni sabah oluyordu. Henüz uyku saatimiz gelmediğinde bir güzel jetlag olduk. Phuket'e SilkAir uçağıyla 1 saatlik uçuşla vardık. Phuket Havaalanı Türkiye'nin küçük şehirlerinde gördüğümüz dandik havaalanlarının bir kopyası gibi. Bir-iki hediyelik eşya mağazası, bir-iki kahve dükkanından oluşuyor. Her ulustan insan görebilirsiniz ama. En az Türkler gidiyor sanırım. Bütün gezilerimde sadece işçi çalıştığımız ülkelerde yoğunuz maalesef. Turist grupları olarak pek azız. Ne yazık ki gezemiyoruz.:(
Phuket'te bizi pek sevimli esmer çekik rehberimiz ve minivanıyla sempatik şoförümüz karşıladı. Phuket'e giderken havanın yağışlı olması ihtimali bizi pek korkutmuştu. Neyse ki hiç yağış yoktu ama hava gayet bulutluydu. Sonradan öğrendik ki zaten burası 12 ay bulutluymuş. Ekvatora yakın tropik ada ama gelin görün güneş açmıyor. Güneş açmıyor diye güneşte yanmayız sanmayın. 2 günde marsığa döndüm. Garip bir şekilde hava kapalı olsa da cayır cayır yanıyorsunuz. Olur da giderseniz şapkanızı, tişörtünüzü ve güneş kreminizi yanınızdan ayırmayın.
Sevgili kısa boylu esmer hanım rehberimiz ve gene esmer kısa şoförümüz Coni'yle yol aldık. Coni diyorum çünkü ismini söylemesine rağmen saniyesinde unuttum. Dediğim gibi o an jetlagi dibine kadar yaşıyordum. O anlarım hayal meyal şu an. Onlar bir şey diyordu ben başka şey o yüzden iletişim olayını o gün için zarif eşime bırakmayı uygun gördüm keza konuştukça batıyordum.
Bizi hemen otelimize götürmek yerine bir miktar gezdirmeyi teklif ettiler. Biz de yorgunluktan gebermemize rağmen günümüzün çarçur olmaması adına itiraz etmedik.
Rehberimiz bize ilk gün hazır hava da güzelken Elephant Trekking yapmamızı ve adanın meşhur tapınağı Wat Chalong'u görmemizi tavsiye etti. Araya Big Buddha'yı da sıkıştırmaya çalıştıysam da oraya gitmek için çok dik yokuşların tırmanılması gerektiğini söyleyerek çenemi kapatmamı sağladılar. Big Buddha'yı sadece uzaktan gördüm. Sadece büyük bir Buddha'ymış zaten çok bir esprisi yok.




Yolumuzu ilk olarak fillere çevirdik. Fil dediğiniz şeyi bendeniz sadece hayvanat bahçesinde uzaktan uzağa görmüştüm. Fillerle haşır neşir olmak her ne kadar hayvanları sevimli bulsam da biraz acayip gelmedi değil. Bir kere hayvan yüksek, içten içe bir tırstım önce. Hani kafa üstü falan düşsem pek de hoş olmazdı. Genetik yükseklik korkumu da yanıma alıp cesaretimi topladım. Te nerelerden gelmişken file binmeden dönmek olmazdı. Beni oramdan buramdan tuttup file bir güzel bindirdiler. Tepe bir yerden filin üzerine biniyorsun, neyse ki oturak gibi bir şey var ona oturttuyorlar. Güvenlik önlemi olaraksa sadece kucağına düşen bir ip var. File zar zor oturdum. Bir sağa bir sola yata yata, toprak bir yoldan yol aldık. Filmizin sürücüsü olan esmer beyfendi çok folklorik bir insandı. Çatpat İngilizcesiyle bizimle yol alırken sohbet ettik. Birkaç kare fotoğrafımızı çekti. Başta tırsmış olsam da temiz havayla birlikte gevşedim. İnsan hayatında en az bir kere file binmeli. Değişik bir deneyim. Ama benim gibi terlikle gitmeyin. Keza fil dediğimiz kıllı bir hayvanmış dik dik kıllarının ayaklarınıza değmesi çok hoş olmuyor. Fil kakasına basma olasılığı da olduğu için dandik bir spor ayakkabı seçilmesi yerinde olabilir. Yavaş yavaş yürürken fil kardeşimiz ara sıra boşaltım işlemi için duruverebiliyor. Fil binicisi arkadaşımızın "hooo, heee, bırç, oheyyy" gibi sesleri eşliğinde bir süre yol aldık. Sonra kendisi aşağıya inip fili nidalarıyla yönlendirip bizi fil kardeşle başbaşa bıraktı. O dar patikada fil uçurum kenarına bastıkça ben üç buçuk atmadım değil ama dediğim gibi enteresandı. Denediğime değdi. Filden indiğimde çok mutluydum o kadarını diyim. :D


Filin üzerinde şahane manzarayı seyrederken iyi ki gelmişiz dedim. Uçak çarpmıştı, ayakta uyuyordum ama çok keyifliydi. Çok yazdım. Bu yüzden Wat Chalong'u sonraki yazıma saklıyorum. Bugünlük bu kadar. :)

8 Eylül 2013 Pazar

Gidişler ve Dönüşler


Uzun zamandır blogumu boşlamıştım. Pek çok özel durumlar (iyi-kötü), internetin ve bilgisayarın bulunamayışı gibi pek çok neden yazmama mani oldu. Nihayet göçebe yaşamdan sabit yaşama geçtim. Artık bir süre yazarım diyorum.

Bu aralar birçok şey yaptım. Kıçım yerine oturamadı desem yeridir. Sayısız uçak seyahati yaptım. Bir sürü yer ve insan gördüm.

Hepsi iyi değildi maalesef...

Tatsız konulara girip blogda karamsar bir hava estirmek istemiyorum. Ülkenin durumu niye böyle minvalinde bir yazı da gelmeyecek. Kısaca yaşadıklarımdan çıkan en önemli dersi paylaşacağım:

Eğer biri çaresizse ve yardıma ihtiyacı varsa lütfen yardım elinizi uzatın. Çünkü yarın öbür gün düşen olma ihtimalimiz çok yüksek.

Olayların kötü kısmını özet geçtikten sonra güzel seyahar yazılarımın geleceğini müjdeleyeyim. Bütün sene amelelik yaptıktan sonra yurtdışına çıkabildim. Bu seferki destinasyonum Tayland ve Singapurdu. Gittiğim gördüğüm yerleri aklımda kaldığınca dilim döndüğünce anlatacağım. İlgilenenler takipte kalsın efenim. ;)



4 Mart 2013 Pazartesi

Alessandra Makyajı

Dikkat bir hatun yazısıdır!

Son derece seksi bir foto seçip erkekleri de bloga çekmeyi hedefledim P

Geçenlerde tv izlemenin yararlı yönlerinden birini daha gördüm ve edindiğim güzel bilgiyi paylaşmak istedim. Denedim %100 çalışıyor. :P
Victoria's Secret meleklerinin Allah vergisi bir güzelliği olduğu tartışılmaz ama yapılan profesyonel makyajın katkısı da yadsınamaz bence. Her zamanki beylik lafı söyleyeceğim çünkü kesinlikle doğrudur.

"Çirkin kadın yoktur, bakımsız kadın vardır!"

İzlediğim programda Alessandra Ambrosio makyajının inceliklerini anlatan kısa bir video gösterdiler. Tabi netten bakınca videonun yıllardır varolduğunu ve çakal televizyoncuların şimdi ortaya çıkardığını anlamış oldum ama haticeye değil neticeye bakmak lazım.


İngilizce bilmeyenler için tekniği kısaca özetleyeyim. Ale'nin dumanlı göz makyajıyla Rock'n'Roll tarzı, vahşi ve seksi bir görüntü elde etmek amaçlanıyor.

Önce kalemle gözün üstüne kalın bir çizgi çekin ve bir far fırçası ya da parmağınız vasıtasıyla iyice dağıtın. Gözün altında da göz kalemi çekin ve pamuklu çubukla biraz dağıtın. Ardından koyu gri veya siyah farla üst göz kapağına gölge verin. Sonra gözün kenarından köşesine doğru başka renk opak bir farla derinlik verin. Burada önemli olan başka bir renk olması. Alessandra'ya uygulanan kahverengi. Ben de öyle yaptım. Rimel ve kaş boyası sürün. Ben eye-liner da çektim ince bir kat. Güzel oldu ama tercih size kalmış. Allık ve rujda pembe yerine kahverengi tonlar (Ama fazla koyu olmasın.) kullanarak makyajı tamamlayın. Pembe masumiyet rengi olduğundan bu makyajda kullanmayın. Amaç seksi olmak. :P

Videoda zaten baya güzel gösteriliyor. Yapması basit ve güzel bir makyaj. Ben uyguladım hem gece hem gündüz kullanılabilir. Dar kot ve hoş bir bluzu ya da gece giyeceğiniz bir miniyi süper tamamlar diye düşünüyorum. Yanından geçmiyorum ama bu makyajla kendimi Ale gibi hissettim. :) Siz de kendinize biraz torpil geçin, bu makyajı deneyin. ;)

24 Şubat 2013 Pazar

Kelebeğin Rüyası


Müthiş önyargılı olabiliyor insan bazen. Ben de müthiş bir önyargıyla gittim filme. Neticede Kıvanç Tatlıtuğ çok yakışıklıydı ve onu içeren bir film kötü olamazdı. (Çoğunluğun böyle düşündüğünden eminim. :))
Filmi aylar yıllardır bekleyen biri değildim. Bir arkadaşım telefon açıp "Galaya gideceğim. Kıvanç Tatlıtuğ oynuyor." dedi. Bu konuşmadan sonra bir anda film dikkatimi cezbetti. Önce fragmanını izledim.


Film genç yaşta veremden hayatlarını kaybeden şairler Rüştü Onur ve Muzaffer Tayyip Uslu hakkında.
Filmin büyük çoğunluğu Zonguldak'ta bir kısmı İstanbul'da geçiyor.
Fragman bile izlenilesiydi. Görselleri gayet başarılı buldum. Filmi izlemek şart oldu. Sonunda da sinemaya gidip izledim. Film biraz uzun diye sıkılanlar olmuş. Ben de sonlarına doğru biraz sıkıldım ama bu sıkılmanın çok su içmemden ileri gelmiş olduğunu düşünüyorum. :P
Şaka bir tarafa film gayet güzeldi. Özellikle Mert Fırat döktürmüş. Karakterini çok güzel çıkarmış. Bu kadar doğal olamaz. Memlekette böyle oyuncular yetişsin. Kendisini şu sıralar "Revenge" çakması dizimiz "İntikam"da da seyrediyoruz. Orada ortalama buluyorum ama filmde tüm hünerlerini sergilemiş. Sadece onun oyunculuğu bile filmi götürüyor.
Kıvanç Tatlıtuğ veremli bir şairi oynadığı için 20 kilo vermesine rağmen gayet yakışıklı. Nasıl oynamış merak ederseniz o da gayet iyi ama her zamanki gibi fazla tikli oynamış. Oynadığı karakteri canlandırmak adına karakteristik jestler kullanması çok dikkatimi çekiyor ama bu kadar izleyicinin gözüne sokmak bilmem doğru mu? Çünkü Mert Fırat'a bakınca şairi, Kıvanç Tatlıtuğ'a bakınca psikolojisi fazla bozuk birini görür gibi oluyorum. Keza film boyunca ya saç düzeltti ya tırnak yedi. Evet belki karakter vurgulanmak istiyor ama bence vurguyu azaltmalı. Buna rağmen Kıvanç Tatlıtuğ'un oyunculuk seyrine genel olarak baktığımızda kendini geliştirdiğini görüyoruz. Böyle devam ederse 40'lı yaşlarında bir Brad Pitt kıvamına gelebilir.
Yılmaz Erdoğan hakkında fazla bir şey yazmayacağım çünkü olması gerektiği gibiydi. Yardımcı oyuncu olarak tecrübesiyle olması gerekeni yapmış. Her zamanki gibi başarılı. (Komedi de Yılmaz Erdoğan daha iyi diyenler var, katılmıyorum. Komedide bazı rollerini abartılı bulurum. Burada tam olmuş. Ne eksik ne fazla.)
Gelelim filmin fiyaskosuna.
Belçim Bilgin.
Belçim Hanım kendi çapında hoş bir bayan ama bence böylesine oyunculuk yeteneği isteyen rollere fazla soyunmasın. Film boyunca böyle kart liseli mi olur diye gözüme battı durdu. Şımarık, zengin kızı rolü oynamaya çalışırken yaşının ve az yetenekli olmasının azizliğine uğramış. Bence daha genç, daha güzel ve daha kabiliyetli biri oynamalıydı bu rolü. Yılmaz Bey eşine iltimas geçmiş demekten kendimi alamadım doğrusu. Tabi gönül kimi severse güzel odur.
Şiir sever biri olarak (bknz. ustalık eserim) filmin repliklerinden de çok memnun kaldım. Zaten biraz twitter, facebook dolanırsanız şimdiden sağda solda replik paylaşımının pik yaptığını görebilirsiniz. Akılda kalıcı replikler bir filmin bel kemiğidir. Ünlü şairlerimizin unutulmuş dizelerinden destek almış senaryonun da doyurucu olduğunu söyleyebiliriz.

Özetle yazımı noktalayayım. Tüm oyuncular (Belçim hariç) şahane oynamış ve cuk oturmuş.Filmi görün. Vakit kaybı falan değil, gayet iyi bir film. Ben beğendim.

Ve meşhur replik...

"Unutmak değil ama belki hatırlamamak mümkün..."

1 Şubat 2013 Cuma

Yeni Bir Mim


Blogum açıldıberi 2. mimim oluyor. Bu mim sevgili Bahar bacıt'dan geldi. Kolları sıvayıp yazmaya başlayalım. Bakalım neler sormuş?
Haydi Bismillah!


 1) İlk aşkınız bugün karşınıza dikilse ilk söyleyeceğiniz kelime ne olurdu?
Bi git allasen! (Geçmişe mazi yenmişe guzu derler.)

 2) Kalabalık bir ortamda gülerken hiç ummadığınız garip bir ses çıkartırsanız ne yaparsınız?
Garip sesin ne olduğuna bağlı. Bozuntuya vermem ya da daha çok gülerim. Zaten gülerken umumiyetle garip sesler çıkardığım olur. Hohahahha diye ayı misali güldüğüm için belki. Gülme konusunda kendimi hiç kısıtlamam.  İsmimi bilmeyen hastalar "Çok gülen doktor." şeklinde betimlerler beni. Çok gülmek lazım.

 3) Dolmuş / Otobüste bitkin bir halde otururken günden döndüğü belli olan o sevimli teyzeyle göz göze geldiniz. Şimdi ki tepkiniz ne olacak? 
Her insan evladı gibi kafamı başka yöne çeviririm. Araba aldığımdan beri çok şükür ki toplu taşımadan bir hayli uzaklaştım. Ha teyze beni tanırsa yapacak bir şey yok. Yaşlı insanlar beni soğuk ve konuşmayı sevmeyen biri olarak görürler. Çok çenesi düşüğüm ama sosyal ortamda yaşlılarla asla! Bayram gezmeleri, şehirlerarası otobüsler korkulu rüyam.

 4) Farkında olmadan söylediğini şu iğrenç şarkı var ya hah işte o. Biraz mırıldansanıza bize (:
Ohoo bir sürü var hangisini desem?
En sevdiğim... Odalarım var. Kardeşimi tiksindirirdim sık sık bu şarkıyla. Mazide kaldı ama paylaşayım.



 5) Üye sayısı 200 olunca ne yapacaksınız?
Hiçbir şey sanırım. Bayağı uzun sürecek gibi. Öyle güzel hediyeler ya da etkinlikler yapmak isterdim ama yaşım geçti, kafam basmıyor orijinal fikirlere.

 6) Sinemada en son izleyip pişman olduğun film hangisiydi? 
Natalie & Ashton ikilisine kanıp gitmiş ve acayip sıkıcı 2 saat geçirmiştim. Aman ha izlemeyin!



http://www.imdb.com/title/tt1411238/

 7) Yarım bıraktığın kitabın adı neydi yaa?
Dan Brown "Melekler ve Şeytanlar". "Yok artık oha çok güzel kitaptı." seslerini duyar gibi oluyorum. Çünkü çok duydum. Birçok insana göre harika olan, sinema filmi çekilen bu kitabı nedense iki kez başlamama rağmen bitiremedim.

8) En sevdiğin vampir konulu yapım? Ama nedeeeen?
En zor soru. Vampirli şeylerin hepsini severim. Yeterki kan, diş ve vahşet olsun bol bol. Ama sanırım en çok sevdiğim yapım, gelmiş geçmiş (Yenilerin içinde de çok taş var lakin bu adamların tahtı sarsılmaz bence) dünyanın en seksi ve en ünlü üç erkeği Antonio Banderas, Tom Cruise ve Brad Pitt'i bir araya getiren "Vampirle Görüşme" filmi. Neden sevdiğimi daha fazla açıklamama lüzum yok sanırım. :D

 9) Sevmek ne demek sence?
"Sevgi neydi? Sevgi emekti."
Sevgi, Cengiz Aytmatov'un "Selvi Boylum, Al Yazmalım"ındaki gibi bir şey bence. Sevgi bazen çok istemek, bazen çok istenilmektir. Sevgi bazen nedenli, bazen nedensizdir. Sevgi içinden taşar bazen, bazen yıllarca usul usul sızar. Sevebiliyorsan şanslısın, sevebiliyorsan yaşıyorsun. İçinden tek gelen şey nefretse yazık sana.

10) Doğaüstü olaylar hakkında neler düşünüyorsun? (Hey! Arkandaki de ne?)
Allah'ın varlığına inanan biriyim ama geri kalan birçok şeye inanmam. Uzaylı, vampir, hayalet gibi şeylere takılmam, kurcalamam. Sadece sinemada izlerim. İlginç şeyler ve hayalgücü iyidir ama yok fincan koyduk hareket etti yok astral seyahat ettim,  reenkarnasyon geçirdim, yok cadı yok gulyabani gibi şeylerle gelmeyin bana.

11)Sorular çok mu saçmaydı?
Sorular asgari müşterek de iyiydi bacım. Sıkılmadım. Eline sağlık. :)

Soru yazma mecburiyeti kastırdığından mimi daha fazla yaymayacağım. 11 temalı bir müm olduğundan çok yayılacağını biliyorum. İçim rahat.

Yazı fotosunu neden altın koyduğumu merak edenler olabilir. Bugün çok altın gördüm altın modundayım. Ayrıca altın içimdeki zengin olma arzusunu ve açgözlülüğü temsil ediyor. Bu benim bütünüm değil ama ben özeleştiriyi seven, düz konuşan bir insanım. Yani çok da önemli bir şey değil takılmayınız. Kendinizi olduğunuz gibi seviniz. Baybay! ^^

13 Ocak 2013 Pazar

Gözlük Denen İllet


Gözlük denen illetle ilkokul 5. sınıfta tanıştım. Her şey tahtadaki yazıları okuyamamamla başladı. O gün bugündür yakama yapıştı, kurtulamıyorum.
Gözlük kullanan çoğu insan benim geçtiğim süreçten geçmiştir. Bir gün her şey bulanıklaşır ve artık dünyaya bir çift camın arkasından bakmak zorunda kalırsınız. İlk gözlük taktığım gün sanki her şey biraz çukur, biraz tümsekti. Midemi bulandırıyordu. Tiksinti manasında değil (Evet, gözlükten tiksiniyorum o ayrı konu.) gözüm gözlüğe alışana kadar etrafı bir acayip görmüştüm, mide bulantım bundan ileri geliyordu. Sonra defalarca düşürüp kırdım. Her defasında yenisini yaptırmak zorunda kaldık. O yıllarda gözlük camları uzak bir yerlerden gelirdi. Cam gelecek de, takılacak da ohoo! O arada gözlüksüz idare edersin. Gerçi yıllar geçtikçe bir düzine yedek gözlüğüm oldu.


Ergenliğimin iğrenç geçmesinin bir nedeni de bu gözlük denen illet. İlkokulda tanıştıysanız gözlükle, rezil veletlerin size "dörtgöz" sıfatını yapıştırmasından kaçamazsınız. Kim bu dahiyane sıfatı poposundan uydurmuş yıllardır merak ederim. Dörtgöz nedir yani, hem neden küçültücü bir sıfattır. Hep annem avuturdu "Bakma o çocuklara." diye. Tabi eşek kırığı kadar optiklerle gezmek zorunda kalan o değildi. Neticede üzülürsün, çocuksun.
Zaten bütün gözlük kullananlar hemfikirdir gözlüğün kötü bir şey olduğu konusunda. "Gözlük taktım, çok cool oldum." diyen bir azınlık, gözlük takmayı seven bir kesim var ama onlar da aksesuar olarak takanlar. Her zaman takmak zorunda olsalar sevmezler eminim. (Koreliler de bu oran yüksek, herifler bildiğin camsız gözlük takıyor. Hayret ediyorum. İnsan nasıl tamamen aksesuar olarak kullanır gözlüğü. Hayret!)

Zırt pırt kırılır, denize havuza giremezsin, yağmur yağdı mı bir dert, spor yaparken hoplayıp zıplayamazsın. Okul hayatım boyunca takla atamadım yahu! Takmazsam da önümü göremiyorum. Böyle bir paradoks. Tüm gözlüklülerin ortak yaralarıdır bunlar. "Harry Potter bile Voldemort'tan çekmediğini gözlükten çekti. Haksız mıyım?
Lise 1'e kadar gözlük sıkıntısını üst seviyede çektim. Lise 1. sınıfta annem bana lens aldı. Tabi ona alışmak da uzun sürdü. Üniversiteye geçtiğimde gözlüğü neredeyse tamamen bıraktım. Gerçi lens kullanmanın da zahmetleri var ama gözlükten 40 kat iyi.
Birkaç sene önce gözlükten ve lensten tamamen kurtulmak için göz hastanesine gittim. Malum tıp bilimi gelişti artık lazer tedavisi diye bir şey var. Muayene oldum. Randevu aldım. Benden bir gün önce annem lazer operasyonu geçirdi. Ertesi gün aşırı ağrısı oldu. Kadının kıvranışını görünce, üzerine internetteki korkunç yorumları okuyunca 180 derece döndüm. Lazer işini yeni bir teknoloji çıkana kadar askıya aldım.
Ey gözlük takan kardeşlerim!
Biliyorum siz de benim kadar bizarsınız. Bu konuda yıllardır düşünüp taşınmış biri olarak artık kurtulamayacağımı kabullendim. Ne yapalım Allah bizi böyle yaratmış. Daha kötü kusurlarımız da olabilirdi. Şükretmek en iyisi.

Peki göz bozukluğunun yan etkileri azaltmak için ne yapabiliriz?
Özellikle bayan arkadaşların en büyük sıkıntısı estetik. Benim önerim korkmadan lense geçin. "Gözüme parmağımı sokamam, takamam, edemem." diyen çoktur. Garanti veririm insan her şeye alışıyor. Alın deneyin, hatta bunu biraz daha keyifli hale getirmek için renkli lenslerden de alabilirsiniz. Ben renkli kullanmıyorum ama ara sıra aklımdan geçer zaten takıyorum alsam mı diye. Tercih meselesi.
Diyelim ki lens takamıyorsunuz ya da benim gibi tüm gün takamıyorsunuz gözünüzü rahatsız ediyor;
Yüzünüze ve modaya uygun bir çerçeve seçin.
Mesela benim aşırı küçük bir suratım olduğundan büyük çerçeveler çok kötü duruyor. Aynı şekilde geniş yüzlü birinde de küçük çerçeveler kötü duracaktır.
Camlarınız kalınsa kalın çerçeveli ve uçuk renkli çerçeveler seçin. Böylece dikkati çerçeveye çekmiş olursunuz. Yaşınız küçükse kahverengi, siyah gibi ciddi renkler seçmenizi tavsiye etmem. Yaşlı gösteriyor.
Bir de gözlük makyajı diye bir konu var. Suratımızı gözlük kaplıyor diye bakımsız Tarzan gibi gezmek doğru değil. Gözlük makyajı için güzel teknikler var ama şimdi girsem çıkamam bu konuyu başka bir yazıda irdeleriz.
Bunlar yıllardır gözlük hakkında biriktirdiğim deneyimlerimin bir toplamıdır.
Gözlüğümüzü sevmek zorunda değiliz ama kendimizi sevmeliyiz. Bu yüzden hayata asılın gözlüklü kardeşlerim. :D

9 Ocak 2013 Çarşamba

Guzaarish


Dikkat Spoiler İçerebilir!

İki hafta oldu ya da olmadı bu filmi izleyeli. Şöyle güzel bir film izlemek istiyorum dedim anneme. "Guzaarish"i izle dedi. (İşte böyle bir anam var. :P) Çok etkilendim, çok hoşuma gitti ve beğendim. Kaç zamandır gözüm  yaşarmıyordu, birkaç damla döktüm, rahatladım. Şöyle gördüğüm bir şeye yaydıra yaydıra gülmüyordum, güldüm rahatladım.
Bir Sanjay Leela Bhansali filmi. Daha önce Hint filmi izlemişseniz bu isme de aşinasınızdır. Black ve Devdas gibi iki başyapıta imza atmıştı. Guzaarish belki onlar gibi bir başyapıt değil ama gerek oyunculuk gerek çekim teknikleriyle ben başkayım diyor.


Filmi çekici iki başrol oyuncusu Hritrik Roshan ve Aishwarya Rai. İkisi de tabir-i caizse döktürmüş. Karakterlerine mükemmel bürünmüşler. Aishwarya Rai 40'larına yaklaşmış olsa da dudak ısırtan bir güzelliğe sahip. Aynı zamanda bu enfes güzelliğinin gözümüze gözümüze sokulduğu son filmlerden biri. Maalesef yakın zamanda doğum yapan Aishwarya doğum kilolarını atamadığından içler acısı bir durumda. Dünya güzeli de olsanız, oyuncuysanız kilolarınız en büyük düşmanınız. Umarım en kısa zamanda fazla kilolarını atar.


Filmin konusu bol ödüllü film "Mar Adentro" yani "İçimdeki Deniz" filminin aynısı. Yani tüm vücudu felç olan bir adamın ötenazi olmak için verdiği hukuk savaşı. İçimdeki Deniz'i 3 günde izleyip bitirebilmiştim. Bu filmi bir oturuşta izledim. Konu aynı olmasına rağmen iki film oldukça farklı. Birincisi ağır bir sanat filmi. O filmi izleyebilmek için psikolojinizi 1 hafta önceden hazırlamanız lazım yoksa benim gibi 3 oturumda bitiremezsiniz. Adamın içinde bulunduğu ruh halini yansıtırken yönetmen o kadar başarılı olmuş ki kendimi aynı o adam gibi hissettim. Neredeyse ötenazi isteyecektim.
Fakat Guzaarish'teki karakter yaşadığı zor hayata rağmen o kadar hayat dolu ki. Etrafındaki karakterlerle uyumu mükemmel. Bazı hareketleri aşırıya kaçsa da bu da karakterin içinde bulunduğu ruh halinin bir uzantısı. Filme bana göre en başkalık katansa Sanjay Leela filmine yakışır görsellikteki sahneler.
Özetle bazen güldürüp bazen duygulandıran hoş bir film. 2 saatlik optimal süresiyle de künefe peyniri gibi sünmeyip tadında bitiyor.

Yazımı filmin en etkileyici sahnelerinden biriyle bitiriyorum. Kulaklarınızı ve gözlerinizi iyi açın. :)




Merak edenler için Aishwarya'nın kilolu hali.

7 Ocak 2013 Pazartesi

Özlemek...


Çok yorgunum, yarın da yorulacağım. Yatağa girmiştim ama geri kalktım. Yazmak zorundaydım...

İki gün önce anneannemin ölüm yıldönümüydü. Mezarlığa gittik. Genelde soğuk mermer taşın önünde dururken hiçbir şey hissetmem. Sadece iki Fatiha okuyup dönerim ama akşam yatağıma uzandığımda üzerime çöker, ağlarım.

Birini kaybetmenin en kötü yanı...

Sevdiğiniz biri bu dünyadan gittiğinde aklınıza hiç kötü hatıra gelmez. Hep kabahatleriniz kafanızda döner durur, bir de özlemek...
Yeryüzündeki her şey ve herkes çok özlenir ama artık burada olmayan birini özlemek... Durmadan düştüğün bir çukur gibi. Çıksan da tekrar düşersin. Kaçınılmaz, hep oradadır.
Bir daha dönmeyeceğini bilmek...
Dönmeyeceğini bilseydim, bu kadar çabuk gideceğini, böyle yapmazdım. Daha çok giderdim yanına ve sürekli söylerdim onu sevdiğimi. Seni çok özlerim gidersen derdim. Kalır mıydı acaba? Kalamazdı. Giderdi yine.

Anneannemi ölmeden birkaç gün önce gördüm. Acılarını ağrı kesiciler bile durduramıyordu, pek bir şey hatırlamıyordu, konuşamıyordu. "Nasılsın" dediğimde bana baktı, tanıdı ve güldü. O kadar acı çekseydim gülebilir miydim? Gülemezdim. Ama o güldü. Bana öyle veda etti. "Görüşürüz anneanne!" dedim. Ankara'ya gittim. Döndüğümde onu bulacağımı sanıyordum, bulamadım.
Hep gülüşü geliyor gözümün önüne. Yüzünü unutsam bile gülüşünü asla unutmayacağım. Gözleri ve ağzı ipince olurdu gülerken. Çok içten gülerdi, çok severdi bizi.
Her şey gam, her şey tasaydı benim için.  Hiçbiri etmiyor ölüm kadar.
Çünkü o özlemek yok mu... Kalbime çöreklenmiş, boğazıma şu an bile oturan düğüm, gitmek bilmeyen, kahrolası özlemek...
Beni hiçbir şey ağlatamazken yanaklarımdan süzülen özlemek...

Başka kimseyi kaybetmek istemiyorum. O yüzden sakın öleyim demeyin. Sakın yerinizi doldurmasın o Allah'ın cezası özlemek...