31 Aralık 2012 Pazartesi

2012'nin Son Yazısı



...ama her son bir başlangıçtır.

Gün itibariyle koskoca bir seneyi geride bırakıyoruz aynı zamanda blogum 1 yaşını doldurmuş oluyor. Gündemde böylesine güzel ve kutlanılası bir gün varken ikisini bir kalemde çıkarmak en iyisi. :)

2012 benim için genel olarak güzel geçti. 1 sene boyunca tatsız olay olmama olasılığı 0'a eşdeğer ama yine de iyi bir seneydi. Güney Kore, İspanya ve Portekiz seyahatlerini yaptım. Dünya fatihi olma yolunda büyük adımlar attım, bol para kazandım, yeni şeyler öğrendim, yeni yerler gördüm ve aşk hayatım iyi gitti. Şanslı bir seneydi. 2011'de kötü değildi aslında. 2010 da fena sayılmazdı.

2013 daha da güzel olacak eminim. Umarım herkes için güzel, sağlıklı ve şanslı bir sene olur.

Mutlu Yıllar!

Resmi Paint'te yaptım. :P

25 Aralık 2012 Salı

En Güzel Doğum Günüm


Doğum günüm falan değil ama birden aklıma geldi. Ergenlik çağımdan kalma bir şey, doğum günlerini sevmezdim. Zaten pek sosyal biri de sayılmazdım. Yıllardan "selsi şu an 27 yaşında olduğuna göre 17 yaşına girdiğinde yıl kaçtır"dı. Ben de ne olacağından habersiz sıradan bir lise 2 öğrencisi olarak okula gitmiştim. Şu anki lise öğrencileri bir "Gossip Girl" havasında okula gidiyor olabilir ama o yıllarda süveterimizi, diz çorabımızı ve inanılmaz tipsiz okul ceketimizi giyer, tahta sıralar kıçımıza bata bata otururduk. Kasım soğuğuydu. Gün her zamanki gibi gereksiz başlamıştı. Lise yıllarında benim gibi asosyal biriyseniz çoğu gününüz gereksiz geçer zaten.


Lise 2. sınıfa geçtiğimde kendime birden yeni arkadaşlar edinmiştim. Kendi sınıfımdaki arkadaşlarımla 5 sene geçirdikten sonra konuşup samimi olmaya değmez karakterler olduklarına karar vermiştim. Selam verdiklerinde bile almaz, pek konuşmaz, mütemadiyen sıramda konuşlanırdım. İşte o ergenliğin dibine vurduğumuz yıllarda Nurcan'la tanıştım. Nasıl olmuştu bilmem bizimkiler servisimi değiştirmişlerdi. Tanımadığım insanlarla yolculuk edecek olmak beni biraz rahatsız etmişse de fazla önemsememiştim. Dediğim gibi çevremle pek iletişime geçmezdim. Nurcan, yeni servisimdekilerden biriydi. Çok pozitif, güler yüzlü, biraz da safça biriydi. Onda bir artniyet sezmedim. Sanırım bu yüzden hemen arkadaş olduk. İş Nurcan'la bitmemişti. Nurcan başkalarıyla da tanıştırdı beni. Çok samimi olduğu Güldem, sonra Kamer, sonra Ceylan, sonra da Nurcan'ın kardeşiyle tanıştım. Hepsini de sevdim. Hatta çok sevdim. O güne kadar gerek sınıfımda gerek başka yerlerde iğrenç ergenlerle muhattap olduğumdan ve bu ergenlerden biri olduğum için arkadaş namına kimseyi sevmemiştim. Bir arkadaşı çok sevmeye açtım. Bu arkadaş grubu tam da ihtiyacım olan şeydi. Başkalarıyla da tanıştım, birkaç çocuk, birkaç kız. Hepsi de iyi insanlardı. Onlar başka yazıların konusu.

Zaman içinde enteresan şeyler yapıp (Bunlar da ayrıyeten yazılabilecek kadar saçma, komik, güzel şeyler.) kendimizce sohbetler ederek oldukça samimi bir arkadaş grubu olduk. Her teneffüste hiç haz etmediğim sınıf arkadaşlarımdan kaçarcasına uzaklaşır, bu yeni edindiğim dostlarıma sığınırdım. Doğum günümde de berbat sıkıcı derslerden birinde iyice bunaldıktan sonra kendimi koridora attım. Kapıdan çıkar çıkmaz kızların hepsini tam tekmil karşımda buldum. Ellerinde buruşuk paketlenmiş bir şey, yüzlerinde o beni her zaman rahatlatan ve kendimi çok iyi biriymişim gibi hissettiren gülümsemeleriyle. Hep bir ağızdan "Doğum günün kutlu olsun!" dediler. Çok sevinmiştim. Biraz sıksanız belki ağlardım da. Hepsi teker teker sarıldı. Sonra ellerindeki yamuk yumuk paketi verdiler. İçinde sarı, tüylü bir peluş ördek çıktı. "Hadi ona bir isim koy." dediler. İsim koydum ama şu an hatırlamıyorum. Sonra biraz gülüşüp dağıldık.

Tüm gün sıkıcı derslere gire çıka geçti. Servise binip eve döndüm. Yemeğimi yedim, biraz ders çalıştım. (Biraz tabi, hiçbir zaman çok ders çalışmadım.) O yıllarda günü gününe yazardım. Gün içinde yaşadıklarımı yazdım. Gecenin körü olmuştu. Odamda bir şeyler çiziktiriyordum içeri annem girdi.

"Salondaki vazonun kenarı kırılmış, bir gelip baksana."

Cümleyi duyunca üç buçuk atmaya başladım. Annemi altın varaklı, Osmanlı işi, kıymetli vazosunun kenarı çatlamış. "Yanlışlıkla ben mi kırdım acaba?". Ağır adımlarla annemin peşisıra salona doğru yollandım. Koridor sanki kilometrelerce uzundu. Her adımda kafamda çeviriyordum. "Ulan, ne ara kırdık vazoyu."

Annem önden salonun kapısını açtı ve arkasından ben girdim.

Tadaaa!

Bir anda suratıma flaş patladı. Benim kankalar hepsi tam takım salonda ellerinde maytaplar masanın arkasından fırladı.

"Mutlu yıllar!"

O andaki şaşkınlığım tarif edilemez. Belki gösterirdim ama ağzım o kadar açık ki o fotoğrafta biraz dikkatli bakılırsa bağırsaklarıma kadar görülebilir. Ağzıma iki fil, üç gergedan, bir su aygırı sığabilir. O derece.


Önlerinde bir sürü pasta börek kaplı şahane bir masa vardı. Hepsine sarıldım ve bir ağlama krizine girmeden kendimi sıktım. Hayatımın boktan geçen 16 doğum gününden sonra böylesine güzelini yaşayacağım hiç aklıma gelmezdi.

Geç saate kadar kudurduk durduk salonda. Halay çektik, iğrenç espriler yaptık, yırtına yırtına güldük, abuk subuk fotoğraflar çekildik. O kadar güzeldi ki hala hatırladıkça bir garip oluyorum. Sevgiyi, dostluğu bu kadar güzel hissetmek, Allah'ın bana verdiği en güzel doğum günü hediyesiydi.

Şimdi dostlarımın her biri ülkenin bir köşesinde, çok az görüşüyoruz ama bizim dostluğumuz ayraç konulmuş bir kitap gibi her açtığımda kaldığım yerde buluyorum. Anılarımızın hepsi birbirinden değerli.

Dostlarım, sizi çok seviyorum...

21 Aralık 2012 Cuma

Lancome Makyaj Ürünleri


Baktım kozmetiğe ilgi büyük, kullanıp memnun kaldığım ürünlerden biraz bahsedeyim dedim.
Avrupa markaları tüm dünyada pek popüler. Hatta kozmetik mucizesi saydığım ürünleri üreten Uzakdoğulular arasında bile Avrupa mallarına büyük bir özenti var. Ben param yetse Shiseido alırım mesela ama her Japon zımbırtısı gibi makyaj ürünleri de el yakıyor. Ama çoğunluk Avrupa özellikle de Fransız markalarını tercih ediyor. Herkesin ortak düşüncesi "Adamlar yüzyıllardır bu işi yapıyor, mutlaka işin sırrını çözmüşlerdir." olsa gerek. Gerçi Avrupa'da parfümün ve peruğun çıkma nedeni aylarca yıkanmayıp pis kokmaları, topuklu ayakkabıyı icat etme nedenleri ise sokakta adımbaşı tezeğe basmamak. Gelgelelim bence makyaj insanlığın başlangıcından beri mevcut. Havva anamız da Adem babamız için (dünyadaki tek erkek olsa da) eminim ki süslenip makyaj yapmıştır.

Daha önce göz makyajı hakkında yazdığım yazımda Lancome marka rimel kullandığımdan bahsetmiştim. Uzun zamandır bu rimeli kullanıyorum ve çok memnunum. Uzun saatler dışarıda bulunuyor ya da çalışıyorsanız benim gibi gözünüzün üzerinde bir ton ağırlığa katlanamayabilirsiniz. Çünkü bazı rimeller kirpikleri inanılmaz ağırlaştırıyor. Göz kapağınızı kaldıramaz hale geliyorsunuz. Lancome rimellerde böyle bir sorun yok. Daha önce de belirttiğim gibi kalitesiz ürünleri kesinlikle yüzünüze sürmeyin. Yoksa kirpiklerinizi tel tel toplayabilirsiniz.


Bu maskaranın en sevdiğim özelliği
dünyadaki ilk kokulu maskara olması. Hoş bir kokusu var. Fırçası soldaki resimde gördüğünüz gibi. 24 Euro'ya almışım. Tabi biraz pahalı olması tek dezavantajı. Alalı çok oldu. Şimdi fiyatı düşmüştür sanırım çünkü yeni bir maskara çıkardılar kısa zaman önce.


Makyajın özellikle göz makyajının en bela tarafı ise yüzden bir türlü çıkmaması. Yüzünüzde makyaj artıklarıyla yatmak çok yanlış, cildin gece boyu nefes alması için makyajı güzelce temizlemek gerekiyor. Yüzü yıkadıktan sonra makyajın iyice yayılıp panda görünümü vermesi de cabası. Lancome'un bu sorun için harika ürünleri var. Yakın zamanda üçlü set halinde makyaj temizleyicilerini aldım. Çok da memnunum. Özellikle göz makyajını çok güzel temizliyor. Ayrıca aşırı alerjik gözlerim kesinlikle yanma, kaşınma yaşamıyor. Hassas gözler ve lens kullananlar için son derece uygun. Tek eksi tarafı göz çevresinde hafif yağlı bir tabaka bırakıyor. Bu yüzden yüzünüzü yıkama isteği uyandırıyor ama bu genel olarak bütün göz temizleme ürünlerinin ortak sorunu.

Bendeki üçlü set (göz temizleyici-tonik-yüz temizleme kremi),
gördüğünüz gibi kısa sürede şişeyi yarıladım. :P
"Neden Lancome'a o kadar para bayılayım ki?" diyorsanız Nivea'nın çok ucuz fiyata, makyajı gayet iyi çıkaran bir ürünü var. Onu da tercih edebilirsiniz ama ben kullandım ve ertesi gün gözüm aşırı derecede kaşındı. Gözünüz hassassa hiç girmeyin. Tabii bünye meselesi. Kullanan birçok kişi çok memnun. Seçim size kalmış.


Hemen her yerde bulabileceğiniz bir marka olmakla birlikte, kaliteli olması Lancome'u tercih nedeni olabilir. Dışarıdan alabiliyorsanız çok ucuz. Her biraz lükse kaçan üründe olduğu gibi bunda da maalesef vergiyi gömüyor da gömüyorlar. Hala yanarım yanarım Jeju Havaalanı'ndaki free shoptan koli koli almadığıma. Keza bahsettiğim rimeli oradan 20 dolara almıştım. Sonrasında 24 Euro olanı Avrupa'dan almama rağmen ikisi arasında bir sürü fiyat farkı var. Türkiye'de daha da kazık. Güzelleşmek zor azizim ama inanın değer. :)


18 Aralık 2012 Salı

Dance Central 3: Dance Again!


İveeet! (Bu ivetinde ayrı hikayesi var benimle özdeşmiş. Belki bir ara yazarım.) En sevdiğim dans oyununu Dance Central'ın 3.sü çıktı nihayet. Hoş çıkalı ve oynayalı çok oldu ama ben yazamadım. İşte böyle üşengeç bir bünyem var. :P
Daha önce 2. oyun hakkında bir yazı yazmıştım. (bknz: Dance Central 2)


Temel olarak 2. oyuna çok benziyor. Bir arkadaşınızla birlikte oynayabilmek ekstra eğlenceli oluyor ama ikiden fazla kişiyle oynayamıyorsunuz. Bu konuda "Just Dance 3" (Bu oyun da yakın zamanda çıktı.) daha avantajlı onu 4 kişi de oynayabilmek mümkün. Party Time! :D
Bu sefer şarkıların oynanma sürelerini daha kısa tutmuşlar. Şarkının ilk kısmı bitince dans da bitiyor. Açıkçası uzun koreografilerden daha bir hoşlanıyordum. Bu yeniliği beğenmedim. Karakterlerin bir çoğu aynı, sadece her zamanki gibi kıyafetler yenilenmiş. Gruplar da aynı tabi eklenen yeni karakterler mevcut. Glitterrati ve Lu$h Crew favorilerim.) En sevdiğim şarkı ise Usher'dan Scream. Şarkının kendisini de severim.


Ve sevgili korecanlara da sevecekleri bir haber vereyim. Pek popüler K-pop grubu 2NE1'in de bir şarkısı oyunda yer almakta (I Am The Best). Çok eğlenceli ve bir o kadar da zor bir koreografisi var. Görmek isteyenler için bir oyunseverin eklediği videoyu paylaşayım. Yapması cidden zor, kolay göründüğüne bakmayın. :)


  • 2NE1 – “I Am The Best (Original Version)”
  • 50 Cent – “In Da Club”
  • Afrojack ft. Eva Simons – “Take Over Control”
  • Alexandra Stan – “Mr. Saxobeat”
  • Alice Deejay – “Better Off Alone”
  • Backstreet Boys – “Everybody (Backstreet’s Back)”
  • Bellini – “Samba De Janeiro”
  • Black Eyed Peas – “Boom Boom Pow”
  • Cali Swag District – “Teach Me How to Dougie”
  • Ciara ft. Missy Elliott – “1, 2 Step”
  • Cobra Starship ft. Sabi – “You Make Me Feel…”
  • Cupid – “Cupid Shuffle”
  • Daft Punk – “Around The World”
  • Dev ft. The Cataracts – “Bass Down Low”
  • E.U. – “Da’ Butt”
  • Edward Maya & Vika Jigulina – “Stereo Love”
  • Enur ft. Natasja – “Calabria 2008”
  • Flo Rida ft. Sia – “Wild Ones”
  • Gloria Gaynor – “I Will Survive”
  • Heavy D & The Boyz – “Now That We Found Love”
  • J.J. Fad – “Supersonic”
  • Jennifer Lopez ft. Pitbull – “On The Floor”
  • Justin Bieber – “Boyfriend”
  • Katy Perry – “Firework”
  • Kelly Clarkson – “Stronger (What Doesn’t Kill You)”
  • Lil Jon & The East Side Boyz ft. Ying Yang Twins – “Get Low”
  • LMFAO – “Sexy And I Know It”
  • Los Del Rio – “Macarena (Bayside Boys Mix)”
  • Marcia Griffiths – “Electric Boogie”
  • Maroon 5 ft. Christina Aguilera – “Moves Like Jagger”
  • Martin Solveig ft. Dragonette – “Hello”
  • Missy Elliott – “Ching-A-Ling”
  • New Kids On The Block – “You’ve Got It (The Right Stuff)”
  • Nicki Minaj – “Starships”
  • Panjabi MC – “Beware Of The Boys (Mundian To Bach Ke)”
  • Sean Paul ft. Keyshia Cole – “(When You Gonna) Give It Up To Me”
  • Shannon – “Let The Music Play”
  • TLC – “Ain’t 2 Proud 2 Beg”
  • The Trammps – “Disco Inferno”
  • Usher ft. Will.I.Am – “OMG”
  • Usher – “Scream”
  • Vanilla Ice – “Ice Ice Baby”
  • Van McCoy – “The Hustle”
  • Vicki Sue Robinson – “Turn The Beat Around”
  • Village People – “Y.M.C.A.”

Şarkı listesi yukarıda eklediğim gibi. Bu sefer popüler şarkılara ağırlık verilmiş. Her ne kadar "Moves like Jagger"ı her dans oyununda görmekten midem bulanmışsa da, aşina şarkılarla dans etmenin de güzel bir tarafı var. Kinect'iniz varsa bu oyunu edinip oynayın derim. En kalas arkadaşım bile dans edip eğlendi. Çeşitli zorluk dereceleri var. Dans etmeyi bilmeniz önemli değil keyfini çıkarın. :)

13 Aralık 2012 Perşembe

Biraz Hüzünlü


Yurdun bir sınır vilayetinde yaşayan herhangi bir vatandaş olarak çok yakınımda olan olaylara karşı inanılmaz bir duyarsızlık içindeyim. Hayat felsefem net bir şekilde "Savaşma, seviş!" olduğundan savaşa tüm kalbimle karşıyım.

Geçen gün makinemi alıp 0 noktasına gittim. Dikenli tellerin ardındaki Suriye'yi ve sakallı muhalifleri çıplak gözle görmek mümkün ama ben yazımda siyasetten bahsetmeyeceğim. Siyaseti hiç sevmem.

Virajlı yollardan geçerken sarının çeşitli tonlarında, küçük küçük, sevimli ağaçları seyrettim. Fakat tepeyi tırmanınca o korkunç ve soğuk manzarayla karşılaştım. Kesinlikle güzel değildi. Suriye'nin içinde bulunduğu savaş yüzünden hektarlarca orman yanıp kül olmuş. Her tarafta koyu mavi bir sis, gri bulutlar ve simsiyah ağaçlar vardı.


Fotoğrafları renkli çekmek istemedim.
Duman altındaki kavrulmuş ağaçlar hiç estetik görünmüyorlardı.
Ancak biraz hüzünlü...


Bu resim nedir diye soranlar oldu. İlk gördüğümde ben de sordum.
Bu zavallı ağaç, köklerine kadar yanmış. Geride kalan sadece küller...


Belki de bu manzaralar beni yeterince üzmedi.
Üzülmem gerektiği kadar üzülmedim, çoğu insan gibi duyarsızım ben de.


Dediğim gibi savaşı hiç sevmem. Suriyelileri de pek sevmem ama onların bile başına böyle bir şey gelmesini istemezdim. Sağda solda gezinen sakallı adamlardan, hastaneye gelip vatandaştan fazla hakları varmış gibi saldırgan davranmalarından hiç hoşlanmasam da yurdundan olmak kadar kötü bir şey yok. Zamanında Halep'i görmüştüm. Gayet güzel bir şehirdi. Şimdi ise taş taş üstünde kalmamış.


Güneş batarken normalde oksijen dolmuş olması gereken ciğerlerime biraz kül biraz karbondioksit doldurarak evime döndüm. Bir de içimde o biraz uyuşmuş tarafla...

16 Kasım 2012 Cuma

Kısa Kısa Göz Makyajı

DİKKAT TAM BİR HATUN YAZISIDIR!


Makyaj yapımı konusunda exper sayılmam ama sağda solda panda misali ya da ten rengiyle tamamen uyumsuz boyanmış kızları gördükçe saçımı başımı yolasım geliyor. Bana göre makyaj yapmamak kötü ama kötü makyaj yapmak berbat ötesi.
Bendeniz de tabii ki annemin karnında öğrenmedim makyaj yapmayı lakin sağdan soldan okuyarak inceleyerek bu işi iyi kötü kaptım. Kimse benim için "Bu kız şahane makyaj yapıyor" demez. Sadece "Çok hoş kızsın" ya da "Bugün çok hoş olmuşsun." gibi şeyler derler. Çünkü iyi makyaj yaparım yani doğal makyaj yaparım. Zaten iyi makyaj badana gibi boyanmak değildir. İyi makyaj, yüzünüze baktıklarında güzel olduğunuzu düşünmelerine neden olabilmektir. Suratınıza bakılınca makyaj değil, güzellik görünmeli.

Bu konudaki en önemli temel taşlarından biri olan BB Cream hakkındaki yazımı şurada bulabilirsiniz.

Bugün tekrar BB Cream'den bahsetmek istemiyorum. Daha lokal bir alandan bahsedeceğim. Yani göz makyajından. Zaten Türk kızının en sevdiği makyaj göz makyajıdır. Tabi düzgün yapabilenlerin sayısı bir hayli azdır. Bu oran semtten semte değişiklik gösterebildiği için özellikle Bebek, Bağdat Caddesi gibi muhitlerde gözlem yaparak kendinizi geliştirmeniz mümkün ya da kitle iletişim aygıtlarını kullanıp "Pazar Magazin" felan izleyebilirsiniz. Tercih sizin. :P



Neyse konumuza gelelim...
Öncelikle makyajla ilgili bilmemiz gereken genel bir kaide var. Makyaj sanatı yüzümüzdeki kusurları kapatıp kendimizi altın oran dediğimiz şeye yaklaştırma çabasıdır. Örneğin, dana gibi büyük gözlerimiz varsa bunları küçültmeli, bit kadar küçük gözlerimiz varsa da büyütmeliyiz. Yani "Büyük göz iyidir, güzeldir, yahşidir." deyip gözlerimizi boyayıp iyice büyütmek yanlış bir şey olur. Bu nedenle önce yüzümüzü tanımamız lazım. Mesela benim gözlerim gayet bit kadar olduğundan büyütmeye çalışıyorum. Altın oran konusunu biraz inceleyip yüzünüzdeki kusurları ve güzellikleri fark edin.


Peki gözlerimiz yüzümüze göre büyük mü yoksa küçük mü karar verdikten sonra ne yapacağız?
Gözlerimiz küçükse; gözün dış kısmını koyu renklerle vurgulayarak büyük göstermeliyiz. Gözümüzün büyüklüğü kadar şekli de önemli. Mesela gözleriniz çok çekikse yanlara doğru iyice çektirerek Japon'a dönmenin alemi yok. Bu durumda yuvarlaklaştırmak gerekir.
Bu konudaki bir diğer önemli konu da renk seçimi. Bu konuda da ten renginiz önem taşıyor. Mesela esmerseniz iyice koyu tonları ya da pembe, mavi gibi renkleri tüm makyajınızda tercih etmeyin. Bunun yerine kiremit, kızıl, kahve, bronz ya da altın tonları daha güzel duracaktır. Çok açık renk tene sahipseniz de pembe ve uçuk tonlar güzel duracaktır. Kumral iseniz şeftali, bakır tonları iyi gider. Bunun dışında aşırı sırıtmadığı müddetçe yakın renklerde farlarla kombineler yapabilirsiniz. Giysinize uygun bir far seçebilirsiniz ama bu aralar hiç moda değil. Giysinizle uyumlu fakat farklı renkte bir göz makyajı yapma modası hakim. Mesela siyah giyinirseniz sakın ola siyah makyaj yapmayın. Pembe veya mor tonlar olabilir ya da en yakın gri olabilir.


Şimdi nasıl boyanacağımız konusuna geldik. :D Bölgeleri gözünüzde canlandırmanız adına yukarıdaki resmi ekledim.
Öncelikle gözümüzün etrafını nemlendirdikten sonra bir baz sürüp aydınlatmalıyız. Özellikle göz altı torbalarından ya da göz altı morluklarından şikayetçiysek kapatıcı da uygulanabilir. Göz çevremizde bir sorun yoksa cildimizden bir-iki ton açık bir far da iş görür. Göz altları hassas bölgeler olduğundan çok ağır şeyler sürüp cildi yıpratmayın. Ayrıca bu bölgelere kaliteli ürünler kullanın. Farlarda bile kaliteli ürünler seçmenizi tavsiye ederim böylece toparlanma illetinden de kurtulmuş olursunuz. Gerçi en kaliteli far bile göz kapağında toplanıyor tecrübeyle sabit ama en azından biraz geç toplanır.
Göz çevremizi altından ve kaşa kadar uygun bir renkle aydınlattıktan sonra (Bu noktada Bülent Ersoy'a dönmemeye dikkat!) far sürüyoruz. Far paletinizde aynı rengin çeşitli tonlarını bulundurmanız çok iş görür. Çünkü gölgelendirme yapmak gerek.
Yukarıdaki resme göre, 6 nolu bölgeye tamamen ve gözünüzün burna yakın köşesine küçük bir nokta halinde beyaza yakın en açık ton farınızı sürüp o bölgeleri aydınlatın. Göz makyajındaki esas, tümsekleri aydınlatıp çukurları derinleştirmeye dayanır. 6 nolu bölgeye sürdüğünüz farı tüm kaş boyu uzatmayın çünkü gözleriniz ayrık görünür ve mongol görüntüsü oluşturabilirsiniz. Dikkat! Tümseği aşmayın!
1 nolu bölgeye orta tonda bir rengi iyice sürün. Gözleri çekikleştirmek istiyorsanız kaşın altında sivriltip göz köşesini uzatabilirsiniz. 2 nolu bölgeye bir ton koyu renk sürülebilir ya da tamamen zıt bir renkle değişik bir hava katabilirsiniz. Öyle de bırakabilirsiniz. Farınızın rengine göre karar verin. 3 nolu bölgede ister tamamen doldurarak, isterseniz göz yuvarının etrafında kalan çukur boyunca yan yatmış bir "V" şekli çizerek en koyu tonla çukur kısımları belirginleştirin. Aynı tonu gözü irileştirmek istiyorsak 4 nolu bölgeye yani gözün alt kısmına dıştan uygulayabilirsiniz. 5 nolu bölge ise gözümüzün alt kapağının iç kısmı. Burası önemli. Bu kısma beyaz kalem uygularsak gözümüz büyük, siyah göz kalemi uygularsak da gözümüz küçük görünür. Gözleriniz çok büyükse siyah, küçükse beyaz kalem çekebilirsiniz.
Bu şekilde far uyguladıktan sonra üst kirpik çizgisine eye-liner ya da kalem çekebilirsiniz. Daha düzgün çekebilmek için gözünüzü dış köşesinden parmağınızla çekin. Eye-liner gerçekten çok hoş duruyor ama çekebilene. Bana önceden İstanbul'u fethetmekten zor gelirdi ve yanaşmazdım. Kalem şeklinde satılanları kullanması çok daha kolay. Body Shop'tan bir adet fırçalı eye-liner aldım. Birkaç başarısız denemeden sonra adapte oldum ve çok sevdim. Eye-liner'dan vazgeçemiyorum artık. Korkmadan deneyin. Elbet alışırsınız.
Ve göz makyajının olmazsa olmazı rimeli muhakkak sürün. Ben maskara olarak Lancome'un Doll Eyes adındaki ürününü kullanıyorum, çok memnunum. Gözlerin hassas olduğu için hem alerji yapmıyor hem şahane uzatıyor. Gerçi 72 tl gibi tuzlu fiyatıyla el yakıyor ama bence değer. Bunun dışında kıvrık ve güzel fırçalı bir sürü rimel çeşidi var. Ama bulaşmayan ve kirpiklerinizi çok ağırlaştırmayan bir şey seçin yoksa gün içinde ağlamış görüntüsü çizebilir ya da göz kapaklarınızı açamayabilirsiniz. Kirpiklerinizin uzun görünmesi için maskarayı iki kat sürün. Daha kalın ve uzun görünür.
Kalem, maskara ya da eye-linerda, yaşınız 17-18 civarıysa ya da çok soluk tenliyseniz siyah yerine kahverengi tercih etmeniz daha doğal bir görüntüye sahip olmanızı sağlar.

Çok mu yazdım ne? :P Özetle böyle. Aklıma gelmeyen şeyler olabilir. Sorularınıza açığım. Anlattığım teknik en basit ve en bilinen tekniktir. Gerçi dediğim gibi bilmeyen ya da yanlış yapan çok kişi var maalesef. Kendimce biraz bilgi vermek istedim. Oral Hijyen'den sonraki ikinci bilgisel yazım oldu. Biraz yararlı olabilirsem ne mutlu. Biliyorum Türk kızları, Rus kızlarından çok daha güzeller. Sadece biraz bakımsızlar o kadar. :)


9 Kasım 2012 Cuma

Ü-Nİ-VER-SİTE-ciğim (?)


Eski anılarını yazan bloggerlara feci özenip ben de gereksiz tarihimden biraz bahsetmek istedim. Türkiye'de yaşayan işli ya da işsiz milyonlarca insan gibi ben de bir üniversite bitirdim. Girdiğim bir ton ortamda üniversite anılarından, dostluklarından falan söz açılınca suratımda hamam böceği görmüşcesine bir tiksinme ifadesi oluşur. Her ne kadar anama babama hesap vermemeden oluşan gereksiz bir özgürlüğün ve başına buyrukluğun tadını çıkarmış olsam da babamın sınıfta kalıp beni masrafa sokma laflarının motivasyonu eşliğinde it gibi derslere çalışmanın, 20 liralık öğrenci kostümü giyerek dolaşmanın, birbirinden berbat, salak, cins öğrencilere ve sayko hocalara maruz kalmanın güzel bir tarafı olduğunu düşünmüyorum.
Peki hangi üniversiteden mezun oldum? Türkiye'nin en prestijli üniversitelerinden birinden değil tabii ki. University of Dicle'den mezunum. Bu yazıyı okuyan Dicle'liler belki tepki gösterebilir çizdiğim berbat tablo karşısında benim sorunum tabii ki üniversitenin şahsına değildir. Bunu da belirtmek isterim. (Politik davranışlar)
Bilmeyenler için kısaca bahsedeyim, Dicle nehrine nazır güzide bir üniversitedir. Türkiye'de ilk kurulan üniversitelerden biri olmakla birlikte Türkiye'de ODTÜ'den sonraki en büyük kampüse sahiptir. Hey gidi hey!
Üniversiteye ilk başladığım gün dün gibi gözümün önüne geliyor. Kayıttan sonra koridorlarda ördek gibi dolaşmış sonra da hiç tanımadığım birine usulca sokulup "Merhaba" demiştim. Bu her okulda "Çöm, cik, civciv vb." gibi lakaplarla anılan ergenliğin bir üst versiyonu olan dönemden maalesef ben de geçtim. Sigara dumanından nefes alınmayan kantinlerde oturup pet bardakta çay içtim.


Şimdi durum nedir bilmiyorum ama o zamanlar "piyasa yapmak" diye bir deyim vardı. Dünyanın her yerindeki öğrenciler gibi çimlere büyükbaş hayvan gibi yayılınır veyahut kampüste volta atılarak kız ya da oğlanlar kesilirlerdi. Ben bu işi hiç yapamadım zira öyle yabancı dizilerdeki six packli amerikan futbolcularından bulunmuyordu bizim okulda, erkek profili daha ziyade İlyas Salman ve Kemal Sunal arasındaydı.


Tipsiz ve bir o kadar pasif erkeklerin yanı sıra gene tipsiz fakat diğerlerine göre bir miktar düzgün oluşlarından mütevellit kendilerini Casanova sanan bir kesim vardı ki bence bunlar daha da beterdi. Kolej hayatım boyunca mükemmel bir aşk hayatım olmadığından romantik bir üniversite aşkı yazamayacağım.

Bloga üniversiteye hazırlanan genç arkadaşlar uğrayabilir. Bu ne biçim üniversite hayatı falan deyip kötü etkilenmeyin ben bir kriter değilim. Başta dediğim gibi çoğu insan üniversite anılarından güzel bahseder sadece ben eğitim hayatı boyunca fazlaca şanssız ve pesimist idim. Gerçi pesimistliğim halen kısmen devam etmekte. :D Neticede bir üniversite okumanızı tavsiye ederim en azından donlarınızı yıkamayı öğrenip pisliğe direncinizi arttırırsınız. Çeşitli kazanımlar var yani. Resmen içim kıyıldı hatırlayınca. Boşuna yazmış olmamak adına yayınlayacağım yazıyı ama emin olun bir daha okumayacağım. @_@

18 Eylül 2012 Salı

Bütün Gece Böğürdük, Sezen Söylüyordu...


Birkaç hafta önce yazlıktan dönerken bir afiş gördüm. Bulunduğumuz yer yazlık bir belde olduğundan mütemadiyen tırt sanatçılar gelir. Fahiş fiyata 3. sınıf şarkıcılar izleriz. (Gerçi abarttım biraz o kadar da kötü değiller. Okuyup yazımı hiç gelmemezlik etmeyin ha, biz çok severiz konser monser.) Fakat o gün gördüğüm afiş bana göre Türkiye'ye gelmiş geçmiş en büyük güfte ve bestekara aitti. Siz de öyle düşünür müsünüz bilmem tabi, neticede zevkler ve renkler değişir ama en sevdiğim şarkıcıların listesini yapmam gerekirse "All Times" listemin ilk sırasına rahatlıkla Sezen Aksu oturabilir. Benim ölmeden önce yapılacaklar listemde "Sezen Aksu konserine gitmek" vardı. Dün gece bu maddenin üzerini çizdim.

Afişi görür görmez yana yakıla biletlerin satıldığı noktayı aramaya başladım. İşten deli gibi çıktım. Zar zor park yeri buldum. Uzak bir yerde bulabildiğim için bayağı yürüdüm. Nihayet satış noktasına geldiğimde ise adam kredi kartı kabul etmediklerini söyledi. Sahneye en yakın 2. kademede yer vardı ve fiyatı 125 tl'ydi. 4 kişilik alacaktım ve tabii ki üzerimde 500 tl yoktu. "Nası ya, nası yani, nası kredi kartı yok, he, hö, hı!" şeklinde kısa bir şok yaşadım. 10 kişilik bilet alacak olsam 1,500 lira nakit isteyecekti herhalde. Adam nedenini beni hiç ikna edemeyecek şekilde açıkladı. Mecburen ATM'nin yolunu tuttum. ATM'yi bulduğumda ise tamamen çulsuz olduğumu fark etmem 2. bir yıkım yarattı bünyemde. Bir dünya yol yürümüştüm ama atmde 100 tl param ya vardı ya yoktu. (Memuriyetin gözü kör olsun. Olayım diye yırtarsın kendini olduktan sonra da ay sonunda zırt olursun.) Ama o biletleri alacaktım. Ayaklarım zırlasa da para bulmalıydım. Sonra diğer hesabımı kontrol etmek aklıma geldi fakat o bankanın atmsi cehennemin dibindeydi. Tekrar tabana kuvvet yola koyuldum. Neyse ki o bankada param vardı. Parayı çekip hemen koştura koştura satış noktasına gittim. Mazallah biri gelir de satılırdı biletler. Zaten peynir-ekmek gibi satılıyor bilgisi kulağıma çalınmıştı. O yüzden canımı dişime takmıştım. Akşam ezanı okunurken biletler elimdeydi. (Hallelujah!) O gün itibariyle biletleri odamın baş köşeysine koyup beklemeye başladım. Dün gece nihayet konser günü geldi çattı.
Konser bizim oturduğumuz yere biraz uzaktı. Saat 9'da başlıyordu. 9'a çeyrek kala konser alanındaydık. İnanılmaz bir insan kalabalığı. Duyan gelmiş. Tabii ki her konser gibi bu konser de biraz rötar yaptı. Sezen 9 buçukta sahnedeydi. Yemyeşil, derin bacak yırtmacı olan bir elbise giymişti. Ara ara esen rüzgarın yırtmacını açması pek çok kez esprilerine konu oldu konser boyunca. Sezen Aksu'yu yıllardır dinlerim ama ilk defa canlı dinleyebildiğim için çok mutluyum. Tv programlarında detone olan kıytırık şarkıcılara inat Sezen'in canlı performansı ayrı bir güzel. Konseri "Gülümse" ile açtı. Herkes büyülendi ve bir ağızdan eşlik etti. Tam şarkı bitmiş 2. şarkı olan "El Gibi" nin introsu girmişti ki kötü bir sürprizle karşılaştık. Bir de sahnenin ışıkları tamamen karardı. Bu teknik arıza yüzünden herkes sessizliğe boğuldu. Hatta ben ağlayacaktım. "Nası ya, nası yani..." şeklindeki serzenişlerim nüksetti. Sezen oturduğu yerden kalkıp sahne arkasına geçti. Arızayı kendi mi tamir etti bilinmez ama kendisi arkaya geçtikten kısa süre sonra sahne tekrar ışıklandı ve konser kaldığı yerden devam etti. 


Bundan sonraki kısım şahaneydi. Sezen bu küçük aksilikten sonra tüm kurtlarımızı döktüreceğini söylemişti gerçekten de öyle oldu. Bir oynatıp bir hüzünlendirdi. "Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam, Haydi Gel Benimle Ol, Kahpe Kader, Şinanay, Rakkas, Yarim İstanbul, Değer Mi" gibi hareketli parçaların yanı sıra "Geri Dön, Sen Ağlama,  İstanbul İstanbul Olalı, Vay" gibi bol acılı parçalar söyledi. Konserin yıldızı Sezen gibi görünse de Fahir Atakoğlu'nu dinlemek de ayrı bir keyifti. Adam cidden mükemmel. Hatta mükemmel ötesi. Ayrıca Sezen Aksu'nun kendi değişiyle türünün son örneği olan müzisyenlerinin de her biri ayrı bir mücevher. Klasik tabirle kulaklarımın pasını sildiler. Her birinden kalite akıyor resmen.
Sezen'in süper vokalistleri Nurcan Eren ve Cihan Okan'da konserdeydi. Sezen'in vokalistlerinin ne kadar ünlü  ve başarılı oldukları aşikar. (Harun Kolçak, Aşkın Nur Yengi, Seden Gürel, Yıldız Tilbe, Göksel, Sertab Erener, Levent Yüksel, Tuğba Özerk, Hande Yener, Işın Karaca, Emre Altuğ, Sıla Gençoğlu, Zeynep Casalini ve daha niceleri gibi) İki vokalde şahaneydi. Birer şarkı söylediler. Cihan Okan (Savcı'nın Karısı dizisinden de hatırlayabilirsiniz.) "Dedikodu" isimli parçayı seslendirirken, Nurcan Eren (Kavak Yelleri dizisinde Pelin Karahanlı'nın annesi rolünde hatırlayabilirsiniz.) ise oynak bir roman havasıyla bizi şenlendirdi.
Hatta bir ara herkes döktürürken sahneye Suzan Kardeş çıkıp birkaç göbek de o attı. :)
Heyecana gelip böğürme derdinde olduğum için böyle etkinliklerde sadece 5 saniyelik videolar çekerim. Çekene de kıl olurum. Hatta bu konserde biri İpad getirmiş ondan çekim yapıyordu. Çüş dedim. Ben kendi miniminnacık videomu ekliyorum. Çok kısa bir şey anlaşılmıyor ama idare edin. :P


Çok keyifli bir konserdi. Bütün şarkılara deli gibi bağırarak eşlik ettim. Şu an sesim kayıp, aranıyor. Eğer hala bir Sezen Aksu performansı görmemişseniz hemen konser aranmaya başlayın derim. Biz acayip keyif aldık.


13 Ağustos 2012 Pazartesi

Barselona Barselona


Gezi yazılarıma elde olmayan nedenlerden dolayı uzun bir ara verdim. Hatta anılarım unutulmaya yüz tuttu. :P "Blogumu nasıl bu kadar uzun süre öksüz bırakabildim" diye düşünürken aslında en başta yazmam gereken yeri hani olur da hiç yazmazsam ne kadar kötü olacağını düşünerek uzun süredir dokunmadığım klavyemin tuşlarına nazikçe dokunmaya başladım.
Velhasıl kelam (Bu kelimeyi ne çok kullanır oldum.) bugün en bilinen aşk şehirlerinden biri olan Barselona'yı yazacağım.
Diğer aşk şehirlerimizi de bir hatırlayalım, aklımızda kalmasın. Sevgilimizi kapıp gitmek isteriz. Düşünmemize gerek kalmaması açısından diğerlerini de paylaşayım.
Herkesin ilk olarak aklına gelen: Paris
Gondollarıyla ünlü: Venedik
Son yıllarda öne çıkan: Prag
Aşkın ve valsin şehri: Viyana
Evet, sevgili edinir edinmez veya mevcutu alıp gitmemiz gereken yerleri kısaca listelemiş olduk. Yazmak boynumun borcuydu. Ha bir de Seul var dimi ama oraya sevgiliyle gitmeye gerek yok. Seul'a single gidilir, çift dönülür. Neyse konuyu fazla dağıtmadan Barselona'ya dönelim.
Barselona, Katalonya özerk bölgesinin başkenti ve İspanya'nın en büyük liman şehirlerinden biri. İber Yarımadası'nın bir ucunda bulunmakta ve Akdeniz'e kıyı. Akdeniz dediysem de bizim oralara hiç benzemiyor. Akdeniz diyince benim kafamda bambaşka bir şey şekillenir. Akdenizliyim neticede. (Hoş birçok insan bizim memleketi Güneydoğu'da, Doğu'da falan sanmakta ama coğrafi bölge olarak ve gerek iklimsel olarak Akdeniz bölgesidir. Bu da kötü eğitim sistemimize bir katkım olsun.)


Şehir olarak Barselona, Paris'i biraz andırıyor. Çünkü Endülüs hadisesinin etkileri bu şehirde hiç mi hiç yok. Yapılar tamamen Hristiyan mimarisi. Zaten hiç Müslümanların eline geçmemiş şehir. Belki de geçmiştir sallıyorumdur ama destekli salladım.
En meşhur caddesi La Rambla. Oralarda bol bol takılmak lazım. Pek meşhur bir pazarı var. Bir sürü sebze, meyve, ıvır, zıvır bulabilirsiniz.


Güzel bir limanı var. Civarda da bol bol balık lokantası. Şu çok ünlü pilav paella'yı da yemek için en uygun durak burası. En güzel paella, deniz mahsullü olanmış. Ayrıca dünyanın en büyük akvaryumlarından biri de bu şehirde.


Barselona diyince ilk akla gelen futbol takımı tabii. Biz de Barça'nın stadyumu "Nou Camp"a gittik. Messi'yi görüp "Anam Messi lan, atıcan mı bugün atıcan mı, lan Messi!" (bknz) ya da maç izleyip "Helal sana Messi, yürü be koçum!" diyemedik ama Messi'yle aynı havayı soluduk, aynı taşlara bastık, içimizden taştık, coştuk.


Barselona'nın en ilgi çekici binaları ise Antonio Gaudi'nin eserleri. Bunların en meşhuru "Bitmeyen Kilise" "Sagrada Familia." Kilise gerçekten bitmemiş ve bir türlü bitemiyor. Ortalama bir kilise 300 yılda falan tamamlanırmış. Bunun da daha bir en az 50-60 yılı vardır herhalde. Gaudi kilisenin sadece bir cephesini tamamlayabilmiş. Sonra bir tramvayın altında kalmış, ölmüş garibim. Geri kalan cepheler daha sonradan yapılmış. Diğer cepheler bir cacığa benzemiyor. Her bir cephe İsa'nın ölümünü, doğumunu, yükselişini bir de bir şeyini daha temsil ediyor da unuttum şimdi. Demek ki çok da mühim değil. (Yaşlandığım gerçeğinin üzerini hep böyle örtüyorum.)

La Sagrada Familia'nın Gaudi tarafından bitirilen cephesi

Kilisenin zevksiz inşa edilmiş bir cephesi.
(Modern yapayım derken batırmış arkadaş.)

En alt başta profilden duran amca Gaudi'ymiş.
Gelelim Gaudi'nin diğer eserlerine. Tamam kilise gayet ihtişamlıydı ama bence bu minik kekten yapılmışa benzer evler çok daha sevimliydi. Gaudi amca çok tasarruflu biriymiş. Atık porselenlerden yapmış gördüğünüz şeylerin hepsini. Dönemin dükü mü deyim, kral desem değil, soylularından biri Gaudi'ye bana bir site yap demiş. O da "Eyvallah, yaparım." demiş. Fakat paraları bittiğinden bu site de tamamlanamamış. Gaudi'ye acıyorum. Her bişisi yarım kalmış. Biri paradan, diğerine de ömrü vefa etmemiş. Yazık!


Sitenin mükemmel dizayn edilmiş, dev gibi bir bahçesi var (ki o bahçe sadece sitenin giriş kısmıymış). Bir de yukarıda gördüğünüz sütunlu şey pazar yeri oluyor. Alttaki ise dünyanın en uzun seramik bankı. Gerçekten hayran kalınası bir yer. Ha romantik mi, değil. Çoluk çocuk gidilebilir ama dikkat edin düşmesinler.


Alttaki resim ise pasta evler dediğimiz tamamlanabilmiş, iki tanecik binacık. Bunlar da resepsiyon olacakmış. Keşke bir tane de villa bitireydi de göreydik. Resepsiyon böyleyse villasını hiç düşünemiyorum. O.o



Peki neden Barselona aşıklar şehri? La Rambla desek, ancak öğrenci mekanı olur. Nou Camp desen hiç romantik değil ancak erkekler için romantik olabilecek bir mekan. Gaudi eserleri zaten romantizmle bağdaşmıyor. Kilise desen romantikten çok korkunç. Bu şehrin neresi romantik acaba diye düşündüm. Olsa olsa geceleri diyorum. Gece oldu mu caddeler, sokaklar başka bir yüze kavuşuyor. Gece olunca kafelerde şahane müzikler çalmaya başlıyor, neşeli insanlar dolduruyor her yeri. Olsa olsa bu yüzden romantiktir Barselona. Evet, aynen böyle olmalı...


5 Temmuz 2012 Perşembe

Fotoğrafçılık ve Ben


Uzun zamandır güncelleme yapmıyordum. Yeni bir yazıyla dönme vakti gelmişti çoktan. Ortalıkta çok görünmeyişimin bir nedeni fotoğraf. Diğer nedenler de gezi, babamın hastalığı, iş-güç gibi iyi-kötü birçok şey. Meşguliyetlerimin arasında hem çeviri yapamadım hem blog yazamadım. Eskiden pineklemekten ölmek üzereyken birdenbire bu derece vakitsiz olacağım söylense herhalde inanmazdım. Neyse konuyu dağıtmadan fotoğrafçılık maceralarımdan bahsedeyim.
Son yurt dışı seyahatimde Canon 600D fotoğraf makinesi almıştım. Makine otomatik modda da gayet güzel çekim yapan başarılı bir makine ama makinenin hakkını vermek lazımdı. Deklanşöre basıp çekerek alelade işler yapmak hiç bana göre değildi ve bunun üzerine temel eğitim ve ileri seviye olmak üzere iki kur fotoğrafçılık kursu aldım. İlk kuru saygıdeğer hocamız Mesut Hoca verirken, ikinci kuru renkli mi renkli pek sempatik hocamız Akın Hoca verdi. Kısa zaman önce kurs bitti. Henüz sertifikamı almadım belgeli değilim ama bu işte kendimi kendimce biraz geliştirdim. :D Fotoğraf gerçekten çok eğlenceli bir hobi. Ne yapsam etsem diyorsanız şiddetle tavsiye ederim. Renklerle aranız iyiyse, bakış açım değişsin, boş zamanlarımı kaliteli bir şekilde doldurayım, azıcık da sosyalleşeyim diyorsanız fotoğraf tam size göre olabilir. Gideceğiniz kursu da iyi seçmenizi tavsiye ederim. Etraftan duyduğum kadarıyla birçok grup boş bilgilerle zamanınızı ve paranızı çalıyormuş çünkü. Benim gittiğim kurs ağır ve sıkıcı bilgilerle insanı boğmadan fotoğrafın zevkli taraflarını öğretiyordu.


Teorik derslerin yanı sıra pratik dersler de oluyordu. Saha derslerimizin birçoğu şehrin tarihi arka sokaklarında geçti. Yukarıda gördüğünüz kapı tokmağı genelde birçok amatör fotoğrafçının çektiği bir kare olmasına rağmen bilmeyenlere enteresan geleceğini düşünerek eklemek istedim. Güzel ülkemizde yatan tarih dünyanın hiçbir yerinde yoktur diyerek dünyanın her yerini görmüş imajı çizeyim azıcık. :P (Henüz değil ama bir gün olacak inşallah. :D)
Kursun son saha dersini gezi şeklinde yaptık. Böylece hem güzel kareler çekebildik hem de çok eğlendik. Gittiğimiz Şenköy-Kozkalesi turunda çektiğim fotoğraflardan bazılarını da eklemek istiyorum. Beğenir misiniz bilmem. Herkes kendi çektiğini beğeniyor. Tecrübeyle sabit. :P


Resimdeki ağaç reçinesi. Dikkatli bakarsanız ortasında çekeni yani beni görebilirsiniz. :) Close-up filtre ile açık diyaframda çekilmiş bir fotoğraf. (Burada azıcık tekniğe kaçacağım müsaadenizle. :P)


Köy sokaklarında gezindikten sonra çok nostaljik ve doğal bir berber dükkanına daldık. Alttaki resimde misafirperver berberimizi iş üstündeyken görüyorsunuz. Sağ olsun hem bize güzel kareler verdi hem de kendi eliyle türk kahvesi pişirdi. Biz de afiyetle içtik. Kahve gibi sohbet de koyuydu. :)


Fotoğrafçılıkta portre çekimi en önemli ve en keyifli şeylerden biri. Low-key tekniği de ışık kontrastının fazla olduğu mekanlarda oldukça tercih ettiğimiz bir yöntem. Altta şirin mankenimizden aldığım bir fotoğraf.


Son olarak da deve dikeni fotoğrafım. Kurgu Akın Hocamıza aittir. Ben sadece çektim. :)


Fotoğraf çekmekten büyük zevk alıyorum. Hayatımın sonuna kadar da devam ettirmek niyetindeyim. Yani Instagram seviyesinde kalmayacağım. :P Herkese az kontrastlı günler dilerim. :)


25 Mayıs 2012 Cuma

Big: Gong Yoo ile Yine Yeni Yeniden


Evet, karşınızda vatani hizmetini kısa süre önce tamamlamış, sempatiklik abidesi Gong Yoo'nun yepyeni dizisi. Film çeksin, dizi çeksin diye bekler dururken bu sevindirici haberle halaya durdum. İşin gerçeği Gong Yoo'ya özel bir ilgim bulunmamakta (Yani Diplomat Bey'e olan ilgim alakam bu arkadaşa yok ama Coffee Prince ile hepimizi tavladığı da kesin.) ama işin içine romantik-komedi ustaları Hong Kardeşler girince hemen antenlerimi diktim.
Hong Kardeşler bildiğiniz gibi ya da bilmediğiniz gibi gözümün bebeği, efsane drama "You're Beautiful"un senaristleri. Tek imza attıkları dizi "You're Beautiful" da değil.
The Greatest Love | Choigowei Sarang (MBC / 2011)
My Girlfriend is a Nine Tailed Fox | Nae Yeochineun Gumiho (KBS2 / 2010)
Hong Gil-Dong | Kwaedo Honggildong (KBS2 / 2008)
Fantasy Couple | Hwansangui keopeul (MBC / 2006)

My Girl | Mai geol (SBS, 2005)
Sassy Girl Chun-hyang | Kwaegeol Chun-hyang (KBS2 / 2005) dizilerinden birini izlemişseniz ki kesin izlemişsinizdir Hong Kardeşler size de tanıdık gelecektir.
Yukarıda gördüğünüz dizilerin hepsini ayıla bayıla izlemiş biri olarak Hong Kardeşler'in yeni bir senaryo yazdığı haberine kayıtsız kalamadım.


Senaristleri tanıttıktan sonra biraz da diziyle ilgili bilgi vereyim.
Dizinin ayrıntılı bir konusu bulunmamakla birlikte konusu kabaca şöyle;

"18 yaşındaki Kang Gyung-Joon (Gong Yoo)'un ruhu aniden 30 Yaşındaki Seo Yoon Jae'nin bedenine geçer. Seo Yoon Jae başarılı bir doktordur ve bir lise öğretmeni olan Gil Da-Ran (Lee Min-Jung) ile nişanlıdır. Gil Da-Ran, Kang Gyung-Joon'un öğretmenidir aynı zamanda ama esas sorunlar 30 yaşındaki Seo Yoon Jae'nin başka bir kadına (Bae Suzy) aşık olmasıyla çıkacaktır."

Dizi 4 Haziran günü başlayacak ve konudan da anlaşıldığı gibi romantik-komedi olacak. Oyuncuları da biraz bahsettiğim gibi yine çok sevdiğiniz kişilerden oluşuyor.

Başrolde Yoon-Jae'nin bedeni ve Gyung-Joon'un ruhundan oluşan karakteri canlandıran
Gong Yoo


O berbat ceketle bile ne şeker duruyor değil mi? :D Dediğim gibi Gong Yoo'ya özel bir sempatim yoktur ama Coffee Prince'teki şahane rolüyle erimiş de erimişimdir aynı zamanda. Herif cidden çok sevimli. Sevimliliğinde öte, asker de yaramış hergeleye hatırı sayılır bir kas dokusu vardı arkadaşta daha da bir kalıplı olmuş. Bir-iki de duş sahnesi falan koydular mı tamamdır, dizi kaçmaz kızlar. :P

Esas kızımız Gil Da Ran rolünde Lee Min Jung


İşte diğer bir sevimlilik abidesi. O yuvarlak bakış da nedir kızım, nasıl yaptın onu? Gel başını okşayayım o derece. Bu kız romantik-komediye gidiyor, bunu bilir bunu söylerim. "Smile You" dizisi ve "Cyrano Agency" filminde başarılı buldum kendisini. İtiraf etmem gerekirse tipi de güzel, hoş hatun.

Araya giren cadı rolüyle, pardon Jang Ma Ri olarak Suzy


Evet, bu kızımız ise çok standart. Her yerde görebileceğimiz tiplerden biri. Güzel kız ama nedense hep itici bulmuşumdur kendisini. "Dream High" dizisiyle şarkıcılıktan oyunculuğa adım atmıştır ama dizi sektörü önemli bir oyuncu kazanmış mıdır orası tartışılır.


Çok keyifli bir dizi olacağa benziyor. Zaten işin referansı Hong Kardeşler. Çıkan resimler ve teaserlar da çok hoş.
Gelgelelim dizinin TR altyazısına... :D Diziyi, sevgili Daisy ile çevirmeyi planlıyoruz. Bir önceki yazımı okuyup "Yahu hani Dr. Jin'i çevirecektin?" diyenler olacaktır. O diziyi çevirmekten vazgeçtim arkadaşlar çünkü diziye Nayki talip olmuş. Her ne kadar Diplomat Bey'e aşkım büyük olsa da bu aralar romantik-komedi çevirme isteğim had safhada. Üstüne Hong Kardeşler de olunca bu diziye kaymam kaçınılmaz oldu. Hem böylece "Çevirilerini özledik." diye mesaj atan arkadaşlara da bir jest yapmış olurum. :) Bu vesileyle buradan çeviri yapmadığım zamanlarda bile bana güzel iltifatlarını ileten arkadaşlara teşekkür ediyorum. Seviyorum sizi. :)

Bu diziden çok yüksek elektrik alıyorum. :P Uzun zamandır doğru düzgün bir kore dizisi izleyememiş bizler için güzel bir tat olur umarım. Beklemede kalın anacım. (Bu sefer gerçekten. :P)